AHMET ABİM, ÇÜNKÜ…
Ahmet abim,
seninle vedalaştım.
Dün değil, önceki gün.
Yoo, daha önceki gün.
Hayır, o da değil,
iki aydır her gün…
Aslında vedalaşmadım da.
Vedalaşamadım.
Vedalaşmam gerektiğini bildim,
yüreğimde hissettim ama yapamadım.
Sen de yapamadın.
Bildin,
hissettin ama yapamadın.
Vedalaşmak yerine el ele tutuştuk.
Öyle istedin,
öyle istedik.
Karının,
çocuklarının,
biz biyolojik olmayan çocuklarının,
dostlarının,
doktorlarının,
ziyaretçilerinin elini tuttun hep.
Her zaman elimizden tutarsın zaten.
Yine kimi görsen, elini uzattın son ana kadar.
Biz de hep yaptığımız gibi sarıldık o güzel ele.
Tutarsak gitmezsin belki dedik, gitme istedik.
Sen de öyle istedin el eleyken belki, kim bilir.
İşte bu vedalaşamamadan hastayım bugün.
İçinde tam olarak ne yazdığından habersiz
“Unutmanın Genel Teorisi” adlı bir kitap okuyorum.
Hastalıktan mı yüreğimdeki yangından mı kaynaklı bilinmez;
ateşim yüksek, gözüm sulu.
Şu satırlar çıkıyor karşıma:
“Tanrı ruhları bir terazide tartar.
Bir yanda ruh, diğer yanda onlar için ağlayanların gözyaşları vardır…
Eğer yeterli gözyaşları varsa ve yeteri kadar içten dökülmüşlerse
ruh gökyüzüne yükselir…
Başkaları tarafından özlenen insanlar cennete gider.
Cennet, başkalarının kalbinde işgal ettiğimiz yerdir…”
Artık gözümüzdeki yaşları tutmanın ne gereği, ne imkanı var.
CENNET, BAŞKALARININ KALBİNDE İŞGAL ETTİĞİMİZ YERDİR.
SENİN CENNETİN NE KADAR BÜYÜK BİR YERDİR AHMET ABİ…
VE ŞİMDİ NE KADAR YÜKSEKLERDESİNDİR…
Çünkü sen içten sevdin, sevildin ve arkandan içten ağladık.
Kalplerde işgal ettiğin yeri ise hayal edemeyeceğim,
ÇÜNKÜ…
♥ ÇÜNKÜ SEN KARŞILIKSIZ UZANAN ELSİN.
Hani yapman gerektiğinden, övgü istediğinden, bir çıkarın olacağından değil.
Düşünmeksizin, öyle olduğun için yaparsın her şeyi.
Refleks gibi, kendiliğinden.
Örnekler bitmez de, aklıma ne geldi.
Tevfik Sırrı Gür Lisesinin önünde bir meczup dilenirdi.
Hani nereden bulduysa bando üniforması giyip kafasına yırtık bando şapkası takan,
saç sakal karışık, kokusundan yanına yaklaşılmayan adam.
Ben de geçtim önünden sık sık.
Mersin’in yarısı geçti.
AMA SEN GEÇMEDİN, GEÇEMEZDİN TABİİ. DOĞANDA YOK.
Tuttun adama,
“Seni hamama götüreyim. Böyle olmaz. Bir temizlen aklan paklan dedin.”
Adam şaşkın tabii.
Hatta “Bırak abi beni. Uyuşturucu bağımlısıyım ben. Yarın yine dilenirim burada.” dedi.
“Olsun” dedin sen. “Yine dilen istersen.Ama gel bir temizlen.”
Hamama gönderdin adamı.
Yıkattın saç-sakal tıraşı.
Giydirmeden olmaz tabii.
Karnını doyurmaksa sıradan bir aktivite senin için.
Sonra yine döndü dilenmeye o adam.
Ama senin gibi gerçek bir insan sayesinde
bir gün de olsa o da insan oldu.
Sonradan tedavi gördü kurtuldu biliyor musun?
Keşke önceden söyleseydim sana.
Belki haberin yoktur.
İŞTE SEN BİR DİLENCİYE PARA VEREN DEĞİL, DEĞER VEREN İNSANSIN.
Çok kişiye anlatmadın, çoğu bilmiyordu belki bunu değil mi?
Niye bilsin ki.
Yapıp da anlatacak değildin tabii.
Şimdi bile kızıyor söyleniyorsun bana biliyorum.
“Anlatılmaz çocuk, ayıp ayıp.”
♥ ÇÜNKÜ SEN TANIDIĞIM EN İNCE İNSANLARDANSIN.
Arkadaş, doğru düzgün tanımadığın,
toplasan üç kez gördüğün ergenlere de
sınav öncesi yemek yedirip hediye almazsın yani.
Ağlamadan anlatamam da yazamam da.
Kızım LGS sınavına girecek.
Elif ablanın ikizler de tabii.
Haydi ikizlerin her şeyini bilirsin.
Ama yıl 2008.
Ben Mersin’e taşınalı bile iki yıl olmuş.
Evet tanışıyoruz seninle.
Birbirimizi sevmeye de başladık.
Kızımı da belki iki gördün belki daha beş, hatırlamıyorum.
Hiçbir önemi yok zaten senin için bunların.
Ama bu kadar yapmazsın.
Aradın.
Sınava iki gün var.
“Kızları da al gelin. Yemek yiyeceğiz.” dedin.
Kırmadım seni tabii ama içimden de
“Ah Ahmet abi ya. Kızlar çok gergin. Şimdi ne yemeği acaba” demedim mi,
görüyorsundur şimdi sen içimi, dedim.
Aldık kızları geldik.
VE SEN ONLARA SINAVDA ŞANS GETİRSİN DİYE HEDİYE ALMIŞSIN.
BİR DE GÜZEL YEMEK YEDİRDİN.
OKŞADIN BAŞLARINI EN BABACAN HALİNLE.
RAHAT OLUN DEDİN.
GÜVEN VERDİN.
Utandım kendimden.
Bir şey daha öğrendim senden.
Sonra ben de çok çocuğa yaptım.
Ama yemek yedirmiyorum, yalan söylemeyeyim.
♥ ÇÜNKÜ SEN TANIDIĞIM EN ROMANTİK KİŞİSİN DEMİYEYİM AMA ROMANTİKLERDEN BİRİSİN.
Her 14 Şubatta, her 8 Martta aldık çiçeğimizi senden.
Yalnız Maliye Okullular mı?
Değil…
Uzun zaman öyle düşündük ama değil.
Hele 8 Mart günleri.
Tüm büro personeli,
bizler,
yemek yediğin restoranda çalışanlar,
Allah bilir daha kimler.
Ve sen hastanede yattığın 14 Şubatta,
o haldeyken,
vedandan sadece üç hafta önce,
kendin veremediğinden SUNA ABLANIN SEVGİLİLER GÜNÜ HEDİYESİNİ GÖNDERDİN.
ZATEN ÇANTANDA HAZIRDI NE ZAMANDIR.
VE SIKI SIKI TEMBİHLEDİN “OĞLUM ANNENİN SEVGİLİLER GÜNÜ HEDİYESİNİ VERMEYİ UNUTMA BUGÜN.” Arkasından doğum günü gelecek torunun hediyesi de öteki gözdeydi.
♥ ÇÜNKÜ SEN TANIDIĞIM EN ÇOK HAYIRLI İŞE VESİLE OLAN VE BUNU EN KOMİK YAPAN KİŞİSİN.
Sana vedalaşamadığımızdan toplanıyoruz her gün.
Doğal olarak hep senden bahsediyoruz.
Ben kendimi özel hissederek
(çünkü sen herkese kendini çok özel hissettirirsin)
anlatmaya başlıyorum.
“Beni Ahmet istedi.”
Sağdan soldan sesler “Beni de. E beni de. Benim kızımı da. Benim oğlumu da…”
Olsun ben hâlâ özel hissediyorum.
Ve anlatıyorum.
Kendimize o kadar yakın hissediyorduk ki,
Kenan yanında Ahmet abi gelsin istedi.
Baba niyetine.
O istesin beni.
Gitti davet etti.
Hayır der misin, demedin tabii.
Akşam geldiniz.
Kenan, annesi, iki davetli ve sen Ahmet abi.
“Aaa Suna abla nerede hani? Gelmedi mi?” dedim.
“Çağırmadınız ki gelsin!” dedin.
Allahım allahım.
Benim Artvinli, prensipli abim.
Sonradan Suna abla anlatacak:
“Giyindim Hazırlandım. -Hazırım dedim.
–Seni çağırmadılar ki, e çağrılmayan yere de gidilmez, dedi.
–Ben gelmeyeyim mi o zaman? Dedim.
–Gelme dedi. Gelmedim”
NASIL GÜLMEM.
Kapıdan girer girmez
“Sebebi ziyaretimiz belli. Allah’ın emri..” derken koltuğa oturuşunu
ve babamın şok olması üzerine
“Önce işimizi bir bitirelim. Sonra sohbet ederiz.” Deyişini ise anlatmayacağım.
Çünkü herkese aynı şeyi yapmışsın, tarzınmış.
Duydum.
♥ ÇÜNKÜ SEN TANIDIĞIM EN CÖMERT İNSANSIN.
İnsan küçücük bir el çantası içinde
KUYUMCU DÜKKANI TAŞIYIP, HER VESİLE İLE ALTIN DAĞITIR MI?
Sen dağıtırsın.
Bir arkadaşımızın çocuğu oldu.
Mersine de yeni geldi sayılır.
Arkadaşımızı birkaç kez görmüşsündür,
çocuğunu ise henüz görmedin.
Karşılaştığında soruyorsun?
–Ne var ne yok, nasılsın?
–İyiyim abi diyor,
–Çocuğum oldu.
Hooop el çantası kuyumcudan bir altın çıkıyor tabii ki.
Ve bildiğin zorla veriyorsun arkadaşımıza.
–Al, olur mu? Bebeğe hediyemiz olsun.
Haydi bu bizim, senin arkadaşın.
Peki, (yakınlık derecesi anlaşılsın diye açık yazıyorum: Elif ablanın kızı Özgenin,
birkaç aydır çalıştığı iş yerinden yeni tanıştığı arkadaşı;
işte bu kadar yakın biri sana yani)
Özge ile yemeğe çıkacağında arkadaşı da geliyor.
Hal hatır sırasında yakında düğünü olacağını söylüyor.
Ona da çıkıyor kuyumcu dükkanından bir altın.
Hiç tanımıyorsun bile kızı,
belki bir daha da hiç görmeyeceksin,
ama ne önemi var ki.
Takıyorsun daha olmamış düğünü için altını.
Sonra kız mutlulukla önüne her gelene anlatıyor iş yerinde.
“Özge’nin akrabası bana yemekte altın hediye etti. İnanılır gibi değil.”
Özge daha güzel anlatır eminim bunu anılarında.
♥ ÇÜNKÜ SEN TANIDIĞIM EN İLGİNÇ HEDİYELERİ ALAN İNSANSIN.
Bu yılbaşı kaç kişiye milli piyango bileti hediye ettin abi, itiraf et.
Bana, Elif ablaya; Eyleme aldın biliyorum.
Ben gelemedim biletleri vereceğin yemeğe.
Benim biletimi Elif ablaya,
Eylemin biletini ise sana hesap ödettirmeyince
(tabi ki bir şey yapmadan geçemezsin)
kasiyer kıza bahşiş olarak verdiğini biliyorum.
Ama dün Artvinliler Derneğinde toplaştığımızda duydum ki
yılbaşı yemeği gibi bir şeyde
dernekten gelen herkese de vermişsin.
Doğum günlerindeki altınları,
bana hediye ettiğin şans topu kuponlarını,
aldığın çiçekleri saymıyorum bile.
Nereden gelir bunlar güzel aklına.
Birinin doğum günü için toplanacaksak
ya da grupta birinin doğum gününü kutlama mesajı attıysam,
yüze kadar sayamadan gelir mesajın.
“Esinim müsaitsen telefon.”
Bilirim başıma geleceği ama ararım.
“Ne yapacaksınız. Ne hediye alacağız.
Payıma düşeni söyle hemen.
Yarın öğlen (tabi ki başka türlüsü olamaz) yemekte buluşalım vereyim.”
Sandalyen hep hazır olacak doğum günlerinde.
♥ ÇÜNKÜ SEN TANIDIĞIM EN MAHÇUP İNSANSIN.
O hediyeler aldığın,
gelemediğinde bile parasını gönderdiğin
ve çoğunluğuna da geldiğin doğum günlerinde
gururlu ve neşeli, gülen yüzünle fotoğraflarımız var.
Ama senin doğum günlerinde değil.
Şimdi şükrediyorum ki;
hemen hemen hiç birini kaçırmadık doğum günlerinin.
Pandemide bile,
sen içeride Covid olmuş karantinadayken,
kapına dayanıp kutladık.
AMA KENDİ DOĞUM GÜNÜ FOTOĞRAFLARINDA GÜLMÜYORSUN.
ÇÜNKÜ SANA BU YAPILDIĞI İÇİN MAHÇUPSUN.
DOĞRU YA NE GEREK VAR SENİN DOĞUM GÜNÜNÜN KUTLANMASINA.
NİYE ZAHMETLER ETTİK.
Sen hariç herkes kıymetli senin için.
Sana yapılan her şey ise zahmet yapanlara diye düşünürsün.
İçin için sevinmişsindir diye düşünmek istiyorum,
yüzündeki o saf mahcubiyete rağmen.
♥ ÇÜNKÜ SEN TANIDIĞIM İŞİNİ, ÇALIŞANLARINI VE İŞ YERİNİ EN ÇOK SEVEN İNSANSIN.
Mersin Maliye Okulu Mezunları Derneğinin merkezi bile senin ofisin.
Ölüm kalım yoksa ve sen ameliyat masasında değilsen mutlaka gidersin ofisine.
Senin deyişinle bürona.
Belki bundandır ilk gitmediğinde çok ve haklı endişelenmemiz.
Kemoterapi aldığın günün ertesi günü arıyorum seni,
elim yüreğimde.
Nasılsın acaba, ne zaman ayaklanacaksın.
“Bürodayım.” diyorsun ve ekliyorsun tabi ki
“Öğlen gel yemek yiyelim.”
Büroda mı diye şaşırıyorum, sonra şaşırdığıma şaşırıyorum.
Yok mu bir şeyin diyorum,
“diren taktılar, gömleğimin içinde, yemeğe yetiş” falan deyip geçiştiriyorsun.
Ne hastalığı yakıştırırsın kendine ne hastalıktan konuşmayı.
Ama illa da sabah erkenden gidilecek o ofise.
Mesela doktor randevun ondaysa sekizde kalkıp gidilecek.
Tabi bir de büroda çalışanlar var.
Kıskanıyorum bazen onları.
Senin için yaptıklarını
hatta ne kadar ağladıklarını görüyorsundur elbette.
E sen de çocukların gibi seversin onları zaten.
Yahu sen gelininle aynı ofiste çalıştın yıllarca.
Birbirinize bir of demeden.
Fevzi Beyle 40 yıldan fazladır çalışmışsınız birlikte,
yeni öğrendim o kadar zaman olduğunu.
Ali Beyle de kesintili de olsa yaklaşık o kadar.
İnsan o kadar süre eşiyle yaşayamıyor.
Sözüm meclisten dışarı tabii.
Siz kaç yılı devirmiştiniz?
52 falan mı?
♥ ÇÜNKÜ SEN TANIDIĞIM EN ARTVİNLİ İNSANSIN.
Ahmet abim büroda değilse nerededir?
Herkesin cevabı bilmesi sürpriz değil.
Tabi ki Artvinliler Derneğindedir.
Suna ablanın dediği gibi ikinci adresi.
Dernek binasının nerede olduğu da hiç önemli değildir.
Bütün günlük programlar ikide bitecek şekilde yapılmış
ve sen derneğe çoktan gitmişsindir.
Senin doğum günün kutlanıyor bile olsa,
saat ikiye yaklaştıysa başlar saate bakmalar.
Bu yılki doğum gününde de ikiden sonra dernekteymişsin.
Hatta bir kutlama da orada yapılmış.
Soğuk falan demeden üç saat de oyun oynamışsın.
Evet, Faruk abi anlattı.
Ha bir de Faruk abinin sana yolladığı Artvinli var.
Paran olmadığı bir dönemde
ARTVİNLİYİM ABİ DİYEN TANIMADIĞIN BİRİNE,
ARTVİNE DÖRT KİŞİLİK BİLET,
YOLDA YEMEK, DÜŞÜNMEMEK OLMAZ TUVALET PARASI,
BİR DE ÇOCUKLARA ATIŞTIRMALIK PARASI VERMİŞSİN.
AH FARUK ABİ HEP SENİN İŞLERİN.
Onu da Faruk abi anlatıversin artık.
Ben onun kadar güzel anlatamam.
♥ ÇÜNKÜ SEN TANIDIĞIM KAĞIT OYNAMAYI EN SEVEN İNSANSIN.
Masa kurulur, genellikle dernekte,
gelsin hoşkinciler.
Bir kez bana da öğretmeye çalıştın.
Dördüncü olmayınca mecburiyettendi.
Sanırım oyun şöyle oynanıyor:
Kağıtlar dağıtılır,
Ben tabi ki seninle ortağımdır.
Karo, sinek, kupa ve maça şeklinde sıralanır,
Ahmet abi “Aç elini” der,
sen elindekileri yere serer çayını içersin.
Onlar alırlar verirler.
Sonra yeniden dağıtılır kağıt.
Ahmet abi yine aç elini der.
Bu sefer belki börek de gelir çayın yanına.
Bir defada kaptım tabii.
Bir de batak öğretişin var aklımda.
Yine bir talihsiz günde bana mecbur kaldın dördüncü olarak.
Bu kez batak oynanıyor.
Elif abla var, Mustafa abimiz.
Kurallar anlatıldı.
Kozcuyum ben.
Dizdim elimi bir seri (haydi karo olsun) astan dokuza kadar,
geri kalanlar da diğer serilerden as ve papaz.
(Şimdi düşününce Mustafa abi ayarlamış olabilir mi acaba?
Yapar mı yapar o da!)
Neyse çektim ben kozları, sonra da kalan as papazları.
Aldım mı tüm elleri. Ve bağırdım.
“KONKEN YAPTIMMM.”
Sinirlendiğini gördüğüm nadir anlardandır.
Devirdin masayı.
“Kingi konkeni bilmiyor.
Gelmiş bir de beni batırıyor.” Diye.
Konuyu pek anlamadım ama çok eğlendim.
Ertesi hafta bir gezide yanımdakilere
batak biliyorum diye hava atıp,
kahveciden iki deste kağıt isteyince
benimle nasıl dalga geçtiklerini anlattığımda da sen çok eğlendin.
♥ ÇÜNKÜ SEN TANIDIĞIM EN NAİF İNSANSIN.
Bir yılbaşı doyamadık birbirimize.
Bu böyle olmaz dedim.
Haydi bana gelin.
Bir ev partisi yapayım.
Elif abla, Mustafa abi (seni çok özlüyoruz), bizim kızlar,
Fatih abi, Necla abla ve oğulları,
Mehmet abi kızı oğlu
ve tabi ki sen Ahmet abi Suna abla ile.
Yedik içtik, tombala oynadık, güldük eğlendik.
Biraz da çakır keyifiz. K
urduk konken masasını.
Eğlencesine en küçük kağıt parasına oynuyoruz.
Bugün olsa beş lira deyin.
Ama kıran kırana.
Biri batıyor yeniden giriyor,
gülüyoruz. Basıyoruz bahisleri.
Neyse sabaha karşı vedalaşıyoruz.
Kapıda herkes ne kadar kaybettiğini anlatıyor ama ortada para yok.
Ee kim kazandı?
Neyse zaten kimsenin parayı umursadığı da yok.
Sarılıp ayrıldık.
Ortalığı topladım hâlâ kafam güzel.
Üstümü değiştiriyorum gömlek cebinden para dökülüyor,
kemerden,
pantolonun arka cebinden.
Aaaaa para saçılıyor benden.
Bugünün parasıyla iki üç bin lira var.
Anlamak mümkün değil.
Sabah arıyorum Suna ablayı.
Geldiklerine teşekkür edeceğim.
SUNA ABLA GÜLÜYOR.
–BULDUN MU DİYOR PARALARI?
AAAA NASIL?
-EVET diyorum PARALAR DÖKÜLDÜ BENDEN.
AHMET ABİ DEMİŞSİN Kİ
“KIZ YORULMUŞ BİR SÜRÜ,
TEK MAAŞ HAZIRLIKLAR HARCAMALAR YAPMIŞ.
PARALARI BU KIZA VER SUNA.”
SUNA ABLA DA YARARLANMIŞ SARHOŞLUĞUMDAN,
İŞ YOĞUNLUĞUNDAN,
COŞKUMDAN…
HER TURDA KALAN PARALARI SEZDİRMEDEN KOYMUŞ CEPLERİME,
KEMERİME. B
u nasıl bir naifliktir Ahmet abi, Suna abla. G
özüme sokmadan, çaktırmadan,
kimseye duyurmadan,
Nasıl böyle olunur öğrenilir mi ki sonradan?
♥ ÇÜNKÜ SEN TANIDIĞIM EN GÜZEL BİYOLOJİK OLMAYAN ABİMSİN.
“ÇOCUK” diye seversin bizi,
ama daha önemlisi “ÇOCUK” diyerek kızarsın.
Böylece senin bizi bir çocuğu sever gibi içten sevdiğini
ve en fazla bir çocuğa kızabileceğin kadar kızdığını biliriz.
Bu nedenle sevginle bir çocuk gibi şımarır
ve kızgınlığından bir çocuk gibi korkarız.
Gerçi çok kızarken görmedim seni.
İşte bir king mi konken mi ne yapıp seni batırdığımda,
bir de -şimdi konusunu söylemem sen biliyorsun zaten-
gerçekten hak ettiğim bir gün bana
“Çocukkkk” diye çok “k”li kızdığında.
E o kadar da olmasın mı?
Biz de şaka maka yirmi bir yıldır kardeşiz.
♥ ÇÜNKÜ SEN TANIDIĞIM EN ÇOK YEMEK ISMARLAYAN İNSANSIN.
Biri sana nasılsın dese yemek ısmarlarsın.
Ne bu söylem abartı ne de biri demem.
Anlattım ya; sen sokakta dilenene de
senden zenginine de
senden fakirine de,
Artvinliyim abi açım diyene de,
Artvinli olmayıp aç olana da,
o an ziyaretine gelmiş
ve aç olmamakla birlikte
her an acıkabilecek olana da yemek ısmarlarsın.
Ama seninleyken hesap ödenemez,
ödenmesi başarılmışsa…
o pala bıyıklı yüz en az yarım saat gülmez.
Şu şehirde kaç mekanda kaç kişiyle birlikte yemek yerken çekilmiş fotoğraflarımız var.
SENİN YEDİRDİĞİN YEMEKLER HEP DAHA BİR TATLIYDI SANKİ.
ŞİMDİ O TADI KALIR MI O YEMEKLERİN?
Üst üste koysak ısmarladığın yemekleri
kaç restoran eder acaba?
♥ ÇÜNKÜ SEN TANIDIĞIM EN MALİYE OKULLULARDANSIN.
Yoksa zaten nereden tanıyacaktım seni.
Ya da diğer Maliye Okulluları.
Mersin’e bir Maliye Okulu Mezunu gelmeye görsün.
Hemen bulunur.
Daha doğrusu önce Esin aranır.
Kısa bir fırça çekilir.
“ESİNİM (Fırçada üslup çok önemlidir)
MERSİN DEFTERDALIĞINA (GÜMRÜĞÜNE, ADLİYESİNE ATANANA,
ABARTMIYORUM BİR İLDEN DİĞERİNE GEÇERKEN MERSİNE UĞRAYANA,
OTOGARDA MOLA VERECEK OLANINA,
İKİ ÜÇ GÜNLÜĞÜNE GELENİNE)
… MEZUNU…GELMİŞ. ARA BUL. HOŞ GELDİNE GİDELİM.
HİÇ HABERİMİZ OLMAMIŞ.
ÇİÇEK GÖNDERELİM. ÇÜKOLATAYI BEN ALIRIM. CIK CIK İHMAL ETMİŞİZ.”
Tabii abicim. Hemen halledelim.
Bundandır ki,
yukarıda sayılanların çoğunu tanıma şansım oldu.
(Bir de ELİF ABLAM VAR TABİİ.
O OLMASA SENİ DE TANIYAMAZDIM.
O DA SESSİZ KAHRAMANIMIZ BU HİKAYEMİZDE.)
Sonra bu yukarıda sayılanların birinin başına iyi bir şey
(evlenme, boşanma, çocuk, terfi)
ya da kötü bir şey
(evlenme, boşanma, tayin, hastalık) gelmişse
gidilir, bulunur, ilgilenilir
ve olan olmayan bütün masraflar tarafından karşılanır.
Her Maliye Okulu Genel Merkez Balosuna
(işte buna gitmeyi beni hiç ikne edemedin),
her bölgesel toplantıya gidilir.
Gitmek istemeyenler mümkünse ikna edilir.
♥ ÇÜNKÜ SENİ, SANA BÖYLE ANLATMAK İSTİYORUM AHMET ABİ.
SENİN GİBİ. KAH GÜLEREK, KAH ESPİRİYLE, KAH AĞLAYARAK.
AMA İÇTENLİKLE. BİTTİ Mİ ANLATACAKLARIM, BİTMEDİ.
FOTOĞRAFLARIMIZI SERSEK METRELER, ANILARIMIZI YAZSAK SAYFALAR YETMEZ.
NE MUTLU BİZE.
♥ ÇÜNKÜ SEN HEP KALABALIKLAŞTIRDIN BİZİ AHMET ABİ.
O YÜZDEN ANILARIM DA KALABALIK VE BAZILARI BAŞKALARINDAN ÇALINTI.
ÇÜNKÜ SEN HEP BİR ARADA TUTTUN BİZİ AHMET ABİ.
ŞİMDİ ENDİŞELİYİM, ENDİŞELERİMDEN SIĞINIYORUM SENİNLE VEDALAŞMAMAYA.
♥ ÇÜNKÜ SEN BİZİM ELİMİZDEN TUTTUN İYİ GÜNDE KÖTÜ GÜNDE, YA DA ÖYLESİNE HİÇ BİR SEBEP YOKKEN.
BİZ DE SENİN ELİNİ TUTTUK GÜNLERCE. BEDENİNİ TUTAMADIK BİR TÜRLÜ BELKİ
AMA
DÜŞÜNCELERİNİ,
EMANETLERİNİ,
GÜLÜŞLERİNİ,
DEĞERLERİNİ,
HAYATIMIZDAKİ,
BELKİ HİÇ TANIMADIĞIN İNSANLARIN HAYATLARINDAKİ İZLERİ TUTTUK.
YARATTIĞIN DALGALAR YÜREĞİMİZDE YÜKSELİP İNMEKTE hâlâ.
VE ŞİMDİ BAŞKA BİR KİTAP OKUYORUM. VE DİYOR Kİ;