Hababam Sınıfı Mekteb-i Maliye

Yazan: Ruşen ÇEVİK

Picture of Ruşen ÇEVİK

Ruşen ÇEVİK

Em. Başmüfettiş, Ekonomist, Udi, Bestekar

Yazı Dİzİsİ

BİRİNCİ BÖLÜM

4 Ocak 2010 • “Maliye Okulu (Ankara Maliye Meslek Lisesi)”
 

Maliye Okulu’nda (Ankara Maliye Meslek Lisesi’nde) eğitim ve öğrenim gördüğümüz yıllarda ki okulda geçen ve kabına sığmayarak dışarı taşan inişli ve çıkışlı davranışlarımız, aşağıda belirttiğimiz sekil de olunca, okulumuz tam manasıyla bir “hababam sınıfı” özelliğini taşıyordu:

-12 Eylül öncesi, anarşi tüm liselerimize kadar inmişti. Aşağı yukarı Ülkemizin tamamında, anarşik olaylar nedeniyle kavga, bombalama, yaralama ve adam öldürme olayları çok yoğun oluyordu. O yıllarda sadece TRT televizyonu yayın yapıyordu. Bu nedenle de, TRT haberlerinin neredeyse tümünü, günlük, bombalama, yaralama ve adam öldürme haberleri oluşturuyordu.

Halkımız, “maalesef(!!!) o yıllarda” sağcı ve solcu diye ikiye ayrılmıştı/veya ayrıştırılmıştı. Her tarafta sıkıyönetim vardı. Bu aziz Milletin insanları, birbirinden çekinir ve korkar olmuş, neredeyse sokağa çıkamaz hale gelmişti. Velhasıl, ortam hiç de iyi değildi (!!!).

Ülke genelindeki böylesi bir ortam nedeniyle, bizim okulda da öğrenci arkadaşlarımız “sağcı” ve “solcu” olmak üzere önce ikiye ayrılıyor, sağcılar ve solcular da kendi aralarında ayrı ayrı fraksiyonlara ayrılıyordu. Ancak, kavga olduğu zamanlarda ise sağ ve sol gruplar kendi aralarında birleşiyor ve karşılıklı cepheleşmeyi oluşturabiliyorlardı.

Bu fikir ayrılıkları nedeniyle, okulumuzda zaman zaman “sağ-sol” kavgası da oluyordu. Ancak, kavganın ardından birkaç günlük tedirginlik ve küskünlükten sonra, okul bahçesinde aramızda futbol maçı yaparak, bu küskünlükleri unutmaya çalışıyorduk.

Uzun yapılı ve üç katlı okul binasında, bütün okul arkadaşlarımızla birlikte; aynı yatakhanede (Birinci ve ikinci sınıf öğrencileri iki katlı ranzalardan oluşan, üçüncü sınıf öğrencileri tek kişilik somyalardan oluşan üçüncü kattaki ayrı ayrı yatakhanelerde, kız arkadaşlarımızda ikinci kattaki ayrı bir yatakhanede) yatıyor, aynı yemekhanede yemek yiyor ve aynı dershanelerde ders görüyorduk. Bu nedenle birbirimizle, uzun süre küs kalma şansımız da yoktu aslında!. Fakat, siyasi grup liderleri her an kavga çıkartma eğiliminde olduklarından, her gün kavga çıkacak korkusuyla günlerimiz su gibi akıp geçti, farkına varamadan da o güzelim yılları bitirdik maalesef!..

-Okulumuz her yıl, bütün öğrencilerine 3 çeşit iç çamaşırı, 3 çeşit çorap, yazlık ve kışlık olmak üzere 2 gömlek, 2 kravat, 2 takım elbise, ayakkabı ve bot ve 3 yıl için palto vermesine karşın, okulumuzda “kılık-kıyafet” serbestti. Dolayısıyla da imkanı olan arkadaşlarımız, okulun verdiği takım elbiseleri giymez, bunun yerine kendi imkanlarıyla aldıkları takım elbise, gömlek ve kravatları giyerdi.

Moda esintisi nedeniyle, arkadaşlarımızın; kiminin saçları çok uzun (omuzlara kadar), kiminin saçları kısaydı. Ama hepimizin pantolonlarının paçası İspanyol paçaydı (tabi ki okulun diktirdiği takım elbise pantolonları hariç).

-Sabah kahvaltılarında; çay, zeytin, peynir olduğu halde, bunlara ilaveten bal, reçel, tereyağı, haşlanmış yumurta neden verilmiyor diye, anarşik ortamdan faydalanarak okul idaresini (haksız yere) hep birlikte protesto ediyorduk.

Ancak, menfaat noktasında fikir ayrılığına (sağcılığa-solculuğa) bakmazsızın birlik ve beraberliği kolayca sağlıyor ve amacımıza da rahatlıkla ulaşabiliyorduk!..

-Kimi zaman, arkadaşlarımız arasında birbirimize “Mektep-i Maliye’ye geldin, Devlet-i Aliye’ye gideceksin. Ne şans be!!!” diye sözlü olarak takılıyorduk. Aslında, bu sözlü sataşmalardan kendimize bir gurur payesi çıkararak çaktırmadan mutlu da olurduk.

-Hafta son tatillerimizde genellikle, okulumuza yakın olan “Gençlik Parkı’na” giderdik. Gençlik Parkı’nda kimimiz ders çalışır, kimimiz gezer ve eğlenirdi. Kimi arkadaşlarımız da sevda dolu gönüllerini süsleyen yeni aşklarının peşinde koşardı.

Ders çalışan arkadaşlarımızın nasıl ders çalıştığına gelince!.. Ciltleri vidalı bir şekilde olan Vergi Kanunlarının (dersimizle ilgili olanının), ilgili maddelerin bulunduğu ve cildinden çıkardığımız sayfaları elimize alıp gezerek okur ve ezberlerdik. Bu nedenle, her arkadaşımızın elinde mutlaka bir “beyaz sayfalı” kanun metni olurdu. Uzaktan baktığımızda, kimin elinde, beyaz kağıt varsa, tanımasak bile o kişinin mutlaka bir okul arkadaşımız olduğunu tahmin edebilirdik.

-Bazı hafta sonu tatillerinde ise birçok arkadaşımızla birlikte ve gruplar halinde, sinema, tiyatro, konser gibi etkinliklere giderdik.

Herhangi bir yere gitmeyeceğimiz zamanlarda ise genellikle de görüşünü savunduğumuz fikrin, siyasi temsilcisi olan partinin “Gençlik Kolları” toplantılarına katılırdık.

Siyasi görüşümüz nedeniyle, mutlaka ama mutlaka, savunduğumuz fikirlerle veya zıt fikirlerle ilgili bol ve çeşit kitaplar okurduk (O yıllarda, bütün gençlik, aslında çok kitap okurdu).

Sevgi ve saygılarımla!..

Not: Devamı gelecek sayımızda. 

İKİNCİ BÖLÜM

5 Ocak 2010 • “Maliye Okulu (Ankara Maliye Meslek Lisesi)”

Maliye Okulu’nda (Ankara Maliye Meslek Lisesi’nde) eğitim ve öğrenim gördüğümüz yıllarda ki okulda geçen ve kabına sığmayarak dışarı taşan inişli ve çıkışlı davranışlarımız, aşağıda belirttiğimiz sekil de olunca, okulumuz tam manasıyla bir “hababam sınıfı” özelliğini taşıyordu:

-12 Eylül öncesi, anarşi tüm liselerimize kadar inmişti. Aşağı yukarı Ülkemizin tamamında, anarşik olaylar nedeniyle kavga, bombalama, yaralama ve adam öldürme olayları çok yoğun oluyordu. O yıllarda sadece TRT televizyonu yayın yapıyordu. Bu nedenle de, TRT haberlerinin neredeyse tümünü, günlük, bombalama, yaralama ve adam öldürme haberleri oluşturuyordu.

Halkımız, “maalesef(!!!) o yıllarda” sağcı ve solcu diye ikiye ayrılmıştı/veya ayrıştırılmıştı. Her tarafta sıkıyönetim vardı. Bu aziz Milletin insanları, birbirinden çekinir ve korkar olmuş, neredeyse sokağa çıkamaz hale gelmişti. Velhasıl, ortam hiç de iyi değildi (!!!).

Ülke genelindeki böylesi bir ortam nedeniyle, bizim okulda da öğrenci arkadaşlarımız “sağcı” ve “solcu” olmak üzere önce ikiye ayrılıyor, sağcılar ve solcular da kendi aralarında ayrı ayrı fraksiyonlara ayrılıyordu. Ancak, kavga olduğu zamanlarda ise sağ ve sol gruplar kendi aralarında birleşiyor ve karşılıklı cepheleşmeyi oluşturabiliyorlardı.

Bu fikir ayrılıkları nedeniyle, okulumuzda zaman zaman “sağ-sol” kavgası da oluyordu. Ancak, kavganın ardından birkaç günlük tedirginlik ve küskünlükten sonra, okul bahçesinde aramızda futbol maçı yaparak, bu küskünlükleri unutmaya çalışıyorduk.

Uzun yapılı ve üç katlı okul binasında, bütün okul arkadaşlarımızla birlikte; aynı yatakhanede (Birinci ve ikinci sınıf öğrencileri iki katlı ranzalardan oluşan, üçüncü sınıf öğrencileri tek kişilik somyalardan oluşan üçüncü kattaki ayrı ayrı yatakhanelerde, kız arkadaşlarımızda ikinci kattaki ayrı bir yatakhanede) yatıyor, aynı yemekhanede yemek yiyor ve aynı dershanelerde ders görüyorduk. Bu nedenle birbirimizle, uzun süre küs kalma şansımız da yoktu aslında!. Fakat, siyasi grup liderleri her an kavga çıkartma eğiliminde olduklarından, her gün kavga çıkacak korkusuyla günlerimiz su gibi akıp geçti, farkına varamadan da o güzelim yılları bitirdik maalesef!..

-Okulumuz her yıl, bütün öğrencilerine 3 çeşit iç çamaşırı, 3 çeşit çorap, yazlık ve kışlık olmak üzere 2 gömlek, 2 kravat, 2 takım elbise, ayakkabı ve bot ve 3 yıl için palto vermesine karşın, okulumuzda “kılık-kıyafet” serbestti. Dolayısıyla da imkanı olan arkadaşlarımız, okulun verdiği takım elbiseleri giymez, bunun yerine kendi imkanlarıyla aldıkları takım elbise, gömlek ve kravatları giyerdi.

Moda esintisi nedeniyle, arkadaşlarımızın; kiminin saçları çok uzun (omuzlara kadar), kiminin saçları kısaydı. Ama hepimizin pantolonlarının paçası İspanyol paçaydı (tabi ki okulun diktirdiği takım elbise pantolonları hariç).

-Sabah kahvaltılarında; çay, zeytin, peynir olduğu halde, bunlara ilaveten bal, reçel, tereyağı, haşlanmış yumurta neden verilmiyor diye, anarşik ortamdan faydalanarak okul idaresini (haksız yere) hep birlikte protesto ediyorduk.

Ancak, menfaat noktasında fikir ayrılığına (sağcılığa-solculuğa) bakmazsızın birlik ve beraberliği kolayca sağlıyor ve amacımıza da rahatlıkla ulaşabiliyorduk!..

-Kimi zaman, arkadaşlarımız arasında birbirimize “Mektep-i Maliye’ye geldin, Devlet-i Aliye’ye gideceksin. Ne şans be!!!” diye sözlü olarak takılıyorduk. Aslında, bu sözlü sataşmalardan kendimize bir gurur payesi çıkararak çaktırmadan mutlu da olurduk.

-Hafta son tatillerimizde genellikle, okulumuza yakın olan “Gençlik Parkı’na” giderdik. Gençlik Parkı’nda kimimiz ders çalışır, kimimiz gezer ve eğlenirdi. Kimi arkadaşlarımız da sevda dolu gönüllerini süsleyen yeni aşklarının peşinde koşardı.

Ders çalışan arkadaşlarımızın nasıl ders çalıştığına gelince!.. Ciltleri vidalı bir şekilde olan Vergi Kanunlarının (dersimizle ilgili olanının), ilgili maddelerin bulunduğu ve cildinden çıkardığımız sayfaları elimize alıp gezerek okur ve ezberlerdik. Bu nedenle, her arkadaşımızın elinde mutlaka bir “beyaz sayfalı” kanun metni olurdu. Uzaktan baktığımızda, kimin elinde, beyaz kağıt varsa, tanımasak bile o kişinin mutlaka bir okul arkadaşımız olduğunu tahmin edebilirdik.

-Bazı hafta sonu tatillerinde ise birçok arkadaşımızla birlikte ve gruplar halinde, sinema, tiyatro, konser gibi etkinliklere giderdik.

Herhangi bir yere gitmeyeceğimiz zamanlarda ise genellikle de görüşünü savunduğumuz fikrin, siyasi temsilcisi olan partinin “Gençlik Kolları” toplantılarına katılırdık.

Siyasi görüşümüz nedeniyle, mutlaka ama mutlaka, savunduğumuz fikirlerle veya zıt fikirlerle ilgili bol ve çeşit kitaplar okurduk (O yıllarda, bütün gençlik, aslında çok kitap okurdu).

Sevgi ve saygılarımla!..

Kaynak: İl Gazetesi’nin 5.1.2010 tarihli nüshasından alınmıştır.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

-Herhangi bir yerde, okul arkadaşlarımızdan (siyasi görüşüne bakılmaksızın) biri, herhangi bir saldırıya uğradığında, işaret olarak belirlediğimiz ve okul olarak bildiğimiz “ıslığı” çalar, hemen ıslığın geldiği yere doğru koşardık. Olay yerinde birikir, saldırıyı hep beraber bertaraf ederdik.

-Okulumuzda, bir de sağlık ünitemiz vardı. Doktor, sağlık memuru, hemşire ve ilacımız “sanki ayağımıza” gelir, tedavilerimiz okulda yapılırdı. Hastanelere gidip çile çekme telaşımız bu sayede hiç olmazdı.

-Bir çok vergi kanunlarını ezberlememiz nedeniyle, tarih ve yabancı lisan dersini gereksiz görür, derleri kaynatmak/veya boş geçmesi için tüm sınıfça, hocalarımızı derse girmemeleri/veya gelmemeleri için protesto eder, çoğu zaman başarılı da olurduk. Ancak, yaptığımızın saygısızlık olduğunu, maalesef daha sonra anlayabildik!.

-Okul müdürümüz (Rahmetli), Eski Kars Milletvekili ve Şair Şemseddin Ataman hocamızın imzasını taklit ederek, dersten kaytarmak isteyen arkadaşlarımıza (maalesef suç olduğunu bilmediğimiz halde), saatli izinler verirdik.

-Okulda en çok, matematik derslerimize de giren ve son derece bilgili, iyi ders anlatan ve ciddi bir kişiliği de bulunan Müdür Baş Yardımcımız (rahmetli) Muttalip Baştürk hocamızdan çekinir ve korkardık.

-Dini Bayram tatillerinin hafta ortasına gelmesi durumlarında, tatili 9 veya 14 güne çıkarmak için “Annemizi, babamızı, kardeşlerimizi çok özledik”, “Siz bizim her şeyimizsiniz” diye yalvarıp, yemekhanede kendisine bütün okul olarak tempo tutup alkışladığımız okul Müdürümüz “Telli Pınar ve Benim Dünyam adlı iki şiir kitabı da bulunan” Şemseddin Ataman hocamız bizlere: “Kavga ediyor birbirinizi yiyorsunuz, ama şimdi de birlik oluyorsunuz. Bu birlik ve sevinciniz beni mutlu ediyor. Ulan dangalaklar, izini verdim gitti” dediği zaman yemekhanemizi (yaklaşık iki yüz kişilik), sevincimizin karşılığı olarak alkışlarla inletir, “rahmetle andığım sevgili Okul Müdürümüz Şemsettin Ataman” hocamıza bu şekilde teşekkür ederdik.

-Tatillerimize, sevinçli bir şekilde ve herkesin elinde birer bavul olduğu halde gider, ancak düşümüzde yine ellerimizde birer bavul olduğu halde, yüzümüz asık bir vaziyette ve mutsuz dönerdik.

-Tarih dersini, o zamanki yıllarda gereksiz gördüğümüzden, en çok kopyayı bu ders yazılılarında çekerdik. Kopya çekmemiz ise şu şekilde olurdu… Sınavlar o yıllarda klasik yapılıyor ve sınav kağıtları da okulumuzun tedarik ettiği “saman” kağıtlardan oluşuyordu.

Tarih dersi hocamız (rahmetli) Fikret Balkan hanımefendi gazete okumayı ve çay içmeyi çok sevdiğinden, sınav saatinde okuması için kendisine günlük gazeteleri ve içmesi için de çay getiriyorduk. Hocamız zevkle çayını yudumlayıp gazetelerini okurken bizlerde kopya çekmekle meşgul oluyorduk.

Kopya çekmemizde farklıydı tabiî ki!.. Akşam mütaalalarında (zorunlu ders çalışma saatlerinde), yazılıdan sorumlu olduğumuz tarih dersi sayfalarındaki önemli savaşların özetlerini, aynı saman kağıtlara yazıyor, “hangi savaş” yazılıda soru olarak çıkarsa, cevabı hazır ve masa çekmecemizde olan cevap kağıtlarını, soru ve cevap kağıtları arasına iliştiriyorduk.

Bir gün, arkadaşlarımızdan bir kaçı, bu şekilde soruları cevaplandırıp erkenden sınıftan çıkmak istemesiyle, tabiî ki bu durum hocamızın dikkatini çekmiş ve durumu fark etmişti. Bunun üzerine de bir tedbir olarak hocamız, boş cevap kağıtlarını sınıfta paraflayarak dağıtmaya başlamıştı. Fakat bunun da çaresini bulmuştuk. Bu defa da, hocamızın “parafını” boş kağıtlara atarak, yine aynı kopya uygulamasına devam etmiştik.

O zaman ki ve dünyayı toz pembe gördüğümüz gençlik (delikanlılık) yıllarımızda, “tarih dersinin” ne kadar önemli olduğunu ya biz anlayamadık ya da bize hocalarımız ne yazık ki anlatamadılar!. Çünkü biz, tarih dersini, tarih bilgimizi geliştirme yerine, not ortalamamızı arttırma aracı olarak görüyorduk. Oysa ki, daha sonra ki yıllarımızda tarih bilgisinin ne kadar önemli olduğunu okudukça ve kendimizi geliştirdikçe daha da iyi anlayabildik.

“Tarihini bilmeyenin, geleceğinin olamayacağını” artık daha iyi anladık ve öğrendik.

Şimdi ise, bütün dost ve arkadaşlarımıza geçmişimizi öğrenmek için mutlak surette “tarihimizi” bilmemiz gerektiğini tavsiye ediyor, bu tavsiyemi, siz kıymetli okurlarımıza da öneriyorum.

Sevgi ve saygılarımla!…

Kaynak: İl Gazetesi’nin 6.1.2010 tarihli nüshasından alınmıştır.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

-Okulumuz, banyo (anlaşmalı özel hamamda) ve çamaşırlarımızı yıkama (anlaşmalı özel çamaşır yıkama şirketlerinde) ihtiyacımızı karşılamasına karşın, titiz olan arkadaşlarımız banyo ve çamaşır yıkama ihtiyaçlarını okulumuzda rahatlıkla giderebiliyordu.

-Her gün; sabah: 08-09, akşam: 20-22 arası mecburi mütalaalarımız olurdu. Bu süre, ders çalışmaya yetişmeyince uyumaz, sınıflarda ders çalışırdık.

-Okulumuzda, okul aşçılarımızın yaptığı ve beş yıldızlı otelleri aratmayacak şekilde son derece kaliteli ve lezzetli yemekler çıkardı. Mezun olduktan sonra o tatlı ve leziz yemekleri hep arar olduk.

-Çoğu geceler, karnımız acıktığı için; hepimizin kilitli çelik dolaplarında, mutlaka, her arkadaşımızın kendi memleketinden getirdiği bir çeşit yiyecek olurdu. Akşam yemeği sonrası yatakhaneye çıkarttığımız ekmeklerimiz arasına bu yiyeceklerden koyar “bir de yatmadan önce gece yemeği” yerdik. Bu nedenle de, yatakhanemiz sık sık fare istilasına uğrardı. Okul idarecilerimiz, tüm uyarı ve denetimlerine rağmen, bunu maalesef (!) engelleyemedi.

-Okulumuzda, sigara serbestti. Tiryaki arkadaşlarımız ders saatleri dışında rahatlıkla sigara içerdi. Bu nedenle de, birçok arkadaşımız sigaraya bu yıllarda alıştı. Keşke, alışmasaydık!..Şimdi ise bırakma telaşındayız.

(Gençlerimize bu husustaki tavsiyemiz de şu olabilir. “Aman ha aman!!!” Bu illet ve zehrin yanına kesinlikle yaklaşmayın ve içiyorsanız da derhal bırakmaya çalışınız!)

-Ders saatlerinden artan zamanlarda bazı arkadaşlarımız, yatakhanede hararetli ve iddialı bir şekilde pişti, yüziki gibi oyunlar oynar, bizler de bu oyunları seyrederdik.

-Müdür Yardımcımız ve Muhasebe dersimize giren (rahmetli) Emin Kavasoğlu hocamızın;

Kaplumbağa arabasının, okul bahçesinde dört tekerleği havaya bakacak şekilde ters çevrilişini maalesef (!) tepkisiz seyrettik.

Sınıfta oturduğu beyaz sandalyeye tebeşir tozu döktükten sonra, sıra aralarında gezerken, gülüp dalga geçtiğimizin birer saygısızlık olduğunu idrak edemedik.

Sınıftaki masasında otururken, dışarıdan bir arkadaşımızın kapı aralığından enjektörle hocamızın kafasına su sıkması sonucu, hocamızın o arkadaşımızın peşine takılmasını fırsat bilerek, masasında unuttuğu not defterini alarak, düşük notlu arkadaşlarımızın notlarını yükselttiğimizin, ne kadar yanlış bir davranış olduğunu o sıralarda göremedik.

Mezuniyet gezisi sonrası, ödenekten arta kalan parayı tüm arkadaşlarımıza eşit olarak dağıtmasını isteyerek, yaptığımız ve sonucunu aldığımız protestodan, yıllar sonra maalesef (!), utanç duyduk.

Okulun alım satım işlerine de bakması nedeniyle, kendisini protesto ederek, zorla renkli televizyon aldırışımızı bir zafer gibi algıladık.

-Okulda meydana gelen olaylar sonrası, kavgaya sebebiyet veren arkadaşlarımız en yakın “Anafartalar Polis Karakoluna” götürülür, ancak aynı nezarethaneye konulan arkadaşlarımız nezarethanede de kavga çıkarırlardı.

-Cuma ve Cumartesi günleri (okula dönüş saatinin 23.00 olması ve kapıların kapatılması nedeniyle) okula geç gelen arkadaşlarımız ya birinci katta açık bırakılan ya da okul bayrak direğinden ikinci veya üçüncü katlara çıkarak açık bırakılan pencereden içeri girerler ve daha sonra da pencereleri kapatırlardı.

-Okulumuz, öğrenim gördüğümüz yıllarda tek olduğu için, okulumuzda Türkiye’mizin her tarafından gelen arkadaşlarımız vardı. Bu nedenle de, okulumuz sanki bir gül bahçesi gibiydi, fakat bu bahçenin farkına o yıllarda varamadık.

——————

Kıymetli okuyucularımız, gazeteniz “İL GAZETESİ” ‘nde yayınlanmakta olan yazı serimizin “04 Ocak 2010 tarihli” birincisinde, “Hababam Sınıfı Mektep-i Maliye” başlıklı yazılarımızın dört bölüm halinde yayınlanacağını duyurmuştum.

Ancak, anılarımızın uzaması nedeniyle, yazımın son (beşinci) bölümünde yarın da sizlerle birlikte olacağız!…

Yarın buluşmak üzere, sevgiyle ve mutlulukla kalınız!..

Kaynak: İl Gazetesi’nin 8.1.2010 tarihli nüshasından alınmıştır.

BEŞİNCİ BÖLÜM

-Okulumuzda, sağlık, banka, spor, yayın ve haberleşme gibi çeşitli etkin kolları vardı. Ben de “yayın ve haberleşme” kolu başkanı idim.

Görevim nedeniyle; okulumuza her sabah günlük yayınlanan önemli gazeteleri getirerek lokalimize koyup arkadaşlarımızın okumalarına sunar ve de okul içi ve dışına yayın yapan pikaptan (plak dinlemekte kullanılan araç), zamanın öne çıkan şarkı ve türkülerini çalardım.

Ancak, görevimin en zor yanı, siyasi (sağ-sol) içerikli şarkı “Yarınlar bizin” ve türkülerin “çırpınırdın Karadeniz” de istenmesiydi. Oysa ki ben, tarafsız olarak o yılların meşhur olan; “Yeşil gözlerinden muhabbet kaptım”, “Bir dünya yarattım yalnız ikimiz için”, “Elbet bir gün buluşacağız”, “Telgrafın tellerine kuşlar mı konar”, “Kapat gözlerini kimse görmesin”, “Gölgesinde mevsimler”, “Sevdan olmasa”, “Son verdim kalbimin işine” gibi şarkıları yayınlamayı tercih ediyordum.

Baskılardan rahatsız olduğum için, bir süre sonra “yayın ve haberleşme” kolundan istifa ettim.

-Okulda ki bazı arkadaşlıklarımız, mezun olduktan sonra “okul arkadaşlığını”, “hayat arkadaşlığına” dönüştürdüler.

-Okulda, çok çalışan arkadaşlarımıza “inekçi” derdik (Ben de inekçiler arasındaydım).

-Okulumuz Ulus’ta, birinci TBMM binasının hemen arkasında, Başbakanlık Basımevi ve Ankara İnzibat Bölge Komutanlığı’na giden “Maliye Sokakta” idi.

-Son sınıfta iken derslerin bittiği, ancak okulun henüz kapanmadığı günlerde “tayinimi nereye istesem” diye de düşündüğüm zamanlarda bir gün, okul idaresinden çağrıldık. Bize, Maliye Bakanlığı Genel Müdür Başyardımcısı Yener Kalyoncu bey sizi çağırıyor, hemen yanına gidin dendi. Aslında, Yener Kalyoncu bey ikinci sınıfta “Gelir Vergisi Kanunu” dersimize girmiş bir hocamızdı. Ben, Ahmet Karabulut ve Levent Tekin arkadaşımla birlikte Y. Kalyoncu beyin yanına vardık. Hocamızın makamına gittiğimiz zaman bir de ne görelim!, mükemmel donanımlı, yerler kırmızı halılarla döşenmiş muhteşem bir mekanda çalışıyordu hocamız. Etrafın atmosferini görünce, ne kadar önemli ve iyi bir yere geldiğimizi fark etmiştik hemen. Bir süre sonra, hocamız bizi odasına davet etti. Hal hatırdan sonra bizlere “Saklamış olduğu not defterini de göstererek sizlerin, Gelir Vergisi Kanunu dersine girmiştim. Dersleriniz mükemmel, sizleri de seviyorum, bana bağlı olan servislerde çalışır mısınız” dediğinde, ben hemen kabul etmiştim. Nasıl kabul etmezdim ki… Çalışma ortamını ben de çok sevmiş ve rahmetli babam İrfan Çevik’in, kulaklarımda küpe gibi taşıdığım ve “Oğlum büyük dağın dumanı büyük olur” sözleri de hemen aklıma gelivermişti sanki… Levent ve Ahmet arkadaşlarım mazeretlerine binaen başka yerlerde çalışacaklarını söylediler. Daha sonra Y.Kalyoncu bey beni alarak Gelirler Genel Müdürlüğü “şimdiki adıyla Vergi İdaresi Başkanlığı” Vergi Usul Servisinde göreve başlattı ve Şube Müdürlerine de “öğrencimdir, gerekli dikkat ve ihtimamı gösteriniz” diyerek tembih de etmişti.

-Vergi Usul Şubesi’nde görev yaptığım yıllarda çok önemli kişilerle çalıştım ve de tanışma imkanı buldum. Bu önemli kişiler benim maliye konusunda yetişmemde çok emek ve katkıları oldu. Kimler yoktu ki(!!!) Bazılarını saymam gerekirse; Şube Müdürüm Tuncay Erbek, Şube Müdürüm (daha sonra Edirne Milletvekili ve Devlet Bakanı olan) Şerif Ercan, Genel Müdür Yardımcımız (daha sonra Ulaştırma Bakanı ve Bursa Milletvekili olan) Oğuz Tezmen, Genel Müdür Yardımcımız (daha sonra Pamukbank Genel Müdürlüğü ve ERDEMİR Yönetim Kurulu Başkanlığı ve Genel Müdürlüğü yapan) Yalçın Amanvermez, Genel Müdür Yardımcımız “daha sonra Maliye Müsteşar Yardımcısı olan) Metin Özşahin, Genel Müdür Yardımcımız (birçok önemli görevler sonrası halen ekonomi yazarlığı yapan) Mahfi Eğilmez, Genel Müdür Yardımcımız (daha sonra Gümrük Müsteşarı olan) Prof. Dr. Nevzat Saygılıoğlu, Maliye Müfettişleri (önemli görevlerden sonra şimdi) Ak Parti Grup Başkanvekili Nurettin Canikli ve Ak Parti Genel Başkan Yardımcısı Dr. Bülent Gedikli…

-Mezun olup hayata atıldıktan sonra, okul arkadaşlarımdan; üç yıllık sıra arkadaşım Ahmet Karabulut (Vergi Denetmeliği, Vergi Dairesi Müdürlüğü ve halen İç Denetçi olarak görev yapmaktadır), Doktor diye hitap ettiğimiz Turgay Ali Ateş, Ali Türk, İzzet Bozduman, Rıza Taşçı, Adnan Akgül, İsmail Acar…ile bugün bile hala sık sık görüşüyoruz.

-Okul mezunları olarak bugün bile, çok eski yıllarda kurulmuş olan “Maliye Okulu Mezunları Derneği” çatısı altında toplanmış bulunmaktayız. Derneğimizce her yıl “maliye okulu mezunları gecesi” düzenlenmektedir. Dönem mezunları olarak mezuniyetimizin 25. yılında Bolu Abant’ta eş ve çocuklarımız olduğu halde toplandık, bu buluşmalarımızı sık sık olmasa da yine gerçekleştirmeye çalışıyoruz.

-Okulumuzda, alt sınıflar üst sınıflara “abi” diye hitap etmek mecburiyetinde olduğu için, bu hitap şekli mezun olduktan sonra da hep devam etmektedir. Mezunlarımız arasındaki bağımız öylesine kuvvetli ki, yanımıza tanımadığımız bir maliye okullu gelse bilse onunla bir abi gibi ilgilenir ve varsa işini mutlaka hallederiz.

Evet!, kıymetli okuyucularımız, 12 Eylül 1980 öncesi okuduğumuz lise yıllarımızda, anarşik ortamın rüzgarları biz okul gençlerini de etkilemişti. Bu etkiler nedeniyle, aramızda istemediğimiz halde sürtüşmeler oldu, aşırı giden kimi arkadaşlarımız mesleğe giremediler veya mesleğe başlayan bazı arkadaşlarımız da daha sonra meslekten atıldılar.

Yıllar geçtikten sonra, o yıllardaki siyasi çekişmelerin ne kadar gereksiz ve tutarsız olduğunu rahatlıkla anladık. Şimdi ise, sağcısıyla-solcusuyla arkadaşlarımız arasında ne bir küslük ne de bir soğukluk var. Bir araya geldiğimiz zaman eski günlerimizi “dalga geçerek” gülerek anlatıyor ve birbirimizle birlikte olmaktan mutlu oluyoruz.

O yılların, ortamını anlatan ve biz gençlere aşağıdaki şiiri ile seslenen (fakat şiirini dahi anlayamadığımız) sevgili Okul Müdürümüz Şemsettin Ataman hocamızın(o yıllarda yazdığı ve bizlere 15 Kasım 1976 yılında dağıttığı, ancak şiir kitaplarında bulunmayan) “Gençlik İçin” şiirini, ben de sizlere ve bu günün gençliğine armağan ediyor, değerli hocamı rahmet ve minnetle anıyorum.

Bu arada, bütün “Maliyle Okulu” mezunu arkadaşlarıma, en derin sevgi ve saygılarımı sunuyor, kendilerini çok sevdiğimi ifade etmekten mutluluk duyuyorum.

Günümüz gençlerine de şunları tavsiye ediyorum : “Bizim düştüğümüz hatalara kesinlikle düşmeyiniz, fikirlerinizi kavgayla değil, bilginizle ‘bol kitap okuyarak’ savununuz. Geçmişe değil, mutlaka geleceğe bakınız ve geleceğinizi düşününüz. Sizi sizden başka kimse düşünmez. Zaman su gibi akıp gidiyor. Yıllarınızı boş yere tüketmeyiniz ki gelecek ve başarılar sizin olsun!”.

Sevgi ve saygılarımla!..

GENÇLİK İÇİN

Kimi Moskova’ya kimi Turan’a,

Elde silah, gençlik vuran vurana,

Türkmenli, dilberli şirin yaylalı,

Canım feda olsun yurtta kalana.

Dem vurma Hitler’den, dem vurma Marks’tan,

Ne haber Sivas’tan, ne haber Kars’tan,

Güzel Anadolum şirin dağlarım,

Uzaktır kederden uzaktır yastan.

Her yer bin sorun emek bekliyor,

Gençlik kavga değil henek bekliyor,

Yurdum pek tedirgin yurttaş perişan,

Bu toprak sevilmek sevmek bekliyor.

Dolaşma yeğenim Turan’da, Çin’de,

Her şey var ararsan yurdun içinde,

Karanlık buluttan şu yurda inde,

Okul bomba değil çiçek bekliyor.

Mevlana, Pir Sultan, Hacı Bektaşlar,

Tapduk’lar, Yunus’lar dökülen yaşlar,

Her fikrin kaynağı, her fikrin sonu,

Bu yurtta tükenir bu yurtta başlar.

Dinle ey Türk genci sana son sözüm,

Yurttaki sorunlar bekliyor çözüm,

Bölünme, yıpranma, didişme gayrı,

Kardeş kanlarını görmesin gözüm.

Ankara, Ocak-1976, Şemseddin Ataman

Not:1) Henek: Şakalaşmak.

2) Bu şiirin yayın hakkı, Şemsettin Ataman hocamın oğlu Dr. Cengiz Ataman beye ait olup, kendisinden müsaade alınmadan yayınlanamaz.

E.Başmüfettiş (Ekonomist)/Udi Bestekar

E.mail:rucevik@hotmail.com 

Kaynak: İl Gazetesi’nin 9.1.2010 tarihli nüshasından alınmıştır.

Cumhuriyet devrinde Maliyemiz, üstünde çok çalışılmış bir konudur. Yüzyılların aksaklıklarının giderilmesi ve zamanın getirdiği esasların yerleştirilmesi, büyük emeklerle olmuştur ve daha çok emeklere ihtiyaç vardır. Maliye Okulu gençlerinin, Maliyemizi ehliyetle işletip ilerleteceklerine inanıyorum.